Doğayla meditasyon bizi nasıl topraklar ve bağlar?

Doğayla meditasyon bizi nasıl topraklar ve bağlar?

Bu tip zamanlarda, topraklamaya ihtiyacımız var. Ortak bilincimizde tüm bu bilinmeyenler dönüp dolanırlarken, zihin kendini kaybedebilir. Sakin, güvende hissetmek ve sonraki günün veya saatin ne getireceğini tahmin etmekte zorlanıyormuş gibi hissetmek zor olabilir.

Bu zamanlarda, düzenli bir uygulamanız varsa her zaman olduğu gibi işe yaramayabilir. Zihnimin dönüp durduğunu ve telefonumu çok fazla kontrol ettiğimi biliyorum. Ancak bana yardımcı olan şey doğayla meditasyon: rüzgarın arazide çimlerin arasından estiğini görmek, küçük kuşların günlerine devam ettiklerini fark etmek, yemek arayan sincapları gözlemek ve zıplamalarını izlemek. Doğadaki bu mindfulness anlarında daha topraklanmış, bağlanmış ve güvenli hissediyorum. Doğanın döngüleri bir miktar güven ve bakış açısı hissi sağlıyor.

Bu da geçecek, her fırtına, her uzun kış, her bilinmeyenler ile dolu gün bir gün son bulacak. Doğa bize bu evrensel gerçeği nazikçe hatırlatır. Doğa bize işlerin nasıl yürüdüğünü, dinler ve dikkat edersek onun yaptığını yapmamız gerektiğini bize gösterir.

Duvarlar Olmaksızın Meditasyon

Pek çok insan ısı kontrolü olan bir binada güzel kumaşlar üzerinde otururken zihnini boşaltamadığında, meditasyonda kötü olduğunu düşünür. Esasında, bu insanlar, oturmak, yürümek, yüzmek, kamp ateşini izlemek, ağaca tırmanmak gibi şeylere vakit bulurlarsa, dikkatlerinin her anın merak ve heyecanına odaklandığını keşfedebilirler. Meditasyon uygulaması farkındalığın anda olan şeylere yönelmesidir ve temel olarak doğayla yakın temasta olan insanların deneyimlerinden ortaya çıkmıştır: ormanda, ağacın altında, nehrin veya denizin kenarında, çölde, dağın tepesinde veya doğan güneşin ışığının altında çayırlarda avuç içleri üzerinde yürürken.

Pek çok modern  yoga ve meditasyon uygulaması içeride uygulanıyor ve bunun amacı dikkat dağıtıcı şeyleri engellemek: görüntüler, sesler ve çevreden gelen güçlü hisler engellendiği için, dikkatimizi içimize verebiliyor ve nefes, hareket, öz-gözlem ile bilincimizin derinliklerini kurcalayabiliyoruz. Bu uygulama “gözlemciyi” yani hayatla olduğu gibi olma yeteneğini harekete geçirir ve korku ile alışkanlıklarla tepki vermek yerine dalgaların üzerinde süzülmeyi öğreniriz. Bu şekildeki uygulamalarda hayatın geri kalanında ayrılma hissi güçlenebilir ve kişi kendi iç dünyası ile meşgulken, ondan besin, anlam ve iyileşme gücü alabileceğimiz doğaya karşı izole oluruz.

Doğayla Uyum İçinde Evrimleşmek

Toprakla temas halinde olduğumuzda rahat, meditatif bir durum ortaya çıkar çünkü bedenimiz, duyularımız ve sinir sistemimiz, yaşamın mucize ve gizemlerini deneyimlediğimiz biyolojik teknoloji, dünya ve yerel çevre ile ilişki içerisinde evrimleşmiştir. Kulaklar rüzgar, kuşlar ve akan sularla ilişki içinde evrimleşmiştir. Gözler ay ve güneş, ışığın yapraklar, buz ve sudan yansıması ile evrimleşmiştir. Dokunuşlar sarmaşıklarla, soğuk taşlarla, sert kabuklarla, yumuşak kürklerle, su ve ciltle ilişki içerisinde gelişmiştir. Yoga, meditasyon ve dünyadaki diğer modern ve mistik geleneklerin büyük kısmı yabani yerlerde gelişmiştir. Bunu özellikle yoga duruşlarına bakınca görebiliriz ve ilk referanslar 1400’lerde Hatha Yoga Pradipika tarafından sunuluyorlar: İnek yüzü, kaplumbağa, horoz, tavus kuşu, kobra, lotuz ve elbette dağ ve ağaç.

Buda, Bodhi ağacının altında (uyanış ağacı) aydınlanmıştır ve Satipatthana Sutta’da öğrencileri için talimatları şöyledir:

“Bir rahip ormana, bir ağacın kenarına veya boş bir yere gider, oturur, bağdaş kurar, bedenini dik ve odağını uyanık tutar. Odaklanarak nefes alır ve verir. Uzun bir nefes alırken şunu bilir: ‘Uzun bir nefes alıyorum’. Uzun bir nefes verirken şunu bilir: ‘Uzun bir nefes veriyorum’. Kısa nefes alırken şunu bilir: ‘Kısa bir nefes alıyorum’. Kısa nefes verirken şunu bilir: ‘Kısa bir nefes veriyorum’.”

Doğa bir bağ kurma yeridir ve hayatın Thich Nhat Hanh tarafından “varlıklararasında” olarak tanımladığı durumda olduğunu daha kolay görmemizi sağlar. Doğacı ve korumacı John Muir de bir keresinde şöyle demiştir: “Evrene giden en kesin yol doğadaki bir ormandır.”

İç mekan uygulamaları çok güçlü olabilirler ve hayatın farklı dönemlerinde bu tip bir içe dönüşte insan yapımı bir alan tam olarak ihtiyaç duyulan şey olabilir. Ancak bu uygulama yapmanın tek yolu değil. Çünkü yaşayan şeylerin ağıyla daha derin bir ilişki arzuladığımız bazı anlar da olur. Bu zamanlarda kuşların çağrısını duymak, bir dağı izlemek, sert bir rüzgarda sallanmak isteriz. Ruhumuz vahşi şeylerin arkadaşlığına açlık duyduğunda, rüzgar ve denizin sesi ihtiyaç duyduğumuz tek meditasyon öğretmeni olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir