© 2017 Aysetolgaiyiyasam.com - Tüm Hakları Saklıdır.

Severek izlediğim 5 film

Severek izlediğim 5 film

Herkese merhaba! Daha önce, sizlerle beni çok etkileyen spiritüel filmleri paylaşmıştım. Bu kez de, hiç bıkmadan her gün izleyebileceğim 5 filmi paylaşmaya karar verdim. Ben, romantik- komedi filmleri çok severim. Mutlu sonları, aşıkları, güzel kızları, yakışıklı oğlanları severim. “Bıkmadan hangi filmi izlersin?” dediğinizde aklıma ilk gelen 5 film, bu yazıda sizlerle!

1- The Holiday (Tatil)


Filmde çok beğendiğim bir aktör var, kendisine aşığım. Senelerdir çok beğenirim, hatta bunun için Londra’ya gittiğimde tiyatroda kendisini izlemişliğim de var. Jude Law’dan bahsediyorum. Şımarık, Amerikalı kızı da Cameron Diaz oynuyor.
Jude Law’un özgüven problemi yaşayan ve onu kullanan tacizci patronuna bir türlü hayır diyemeyen, depresif kardeşini Kate Winslet oynuyor. Kate Winslet’in aşık olduğu adamı da Jack Black oynuyor.

Cameron Diaz, filmde Hollywood’da bildiğiniz bütün bu fragmanları kesen, bağlayan kadın, çok başarılı. Hayatta başarısız olduğu tek şey erkekler. Hep sırtından beslenen, asalak kılıklı erkek arkadaşları var. Filmin başında bir tanesini evden kovuyor sonra “Yeter, ben bu hayattan sıkıldım” diyor.

Bu sırada da, tıpkı Airbnb tarzında ama evleri değiştirebildiğin bir internet sitesi var. Cameron Diaz, Amerika’dan gitmeye karar veriyor ve tatile çıkıyor. O sırada, önüne İngiltere’de bir kulübe düşüyor. O da, tek başına kalıp temizlenmeye ve arınmaya karar veriyor.

Kate Winslet da bir yayınevinde çalışıyor ve patronuna çok aşık. O da çok üzgün, depresyonda, ağlayıp duruyor. Kate Winslet, Cameron Diaz’ın Beverly Hills’teki muhteşem malikanesine, Cameron Diaz’da Kate Winslet’ın Londra yakınlarındaki karlar altındaki kulübesine gidiyor. İşler, o andan sonra değişiyor. Çünkü, hiç beklemedikleri yerlerde, aşkın kapılarını çaldığını görüyorlar. Gerçekten de Jude Law, Cameron Diaz’ın kapısını gecenin bir saatinde çalıyor.

Çok keyifli bir film. Aynı zamanda bir yetişkin filmi, fantastik şeyler olmuyor. Jude Law’un hayatı ile ilgili bir sırrı, daha doğrusu üzücü bir şeyi var. Bunlarla ilgili, çok tatlı bir film. Sıkılmadan izleyebilirsiniz.

2. Amelie


Fransız yönetmenler, zaten değişik tarzları ile ilgi çekmişlerdi. Şarküteri ve Kayıp Şehrin Çocukları filmlerini çekmişlerdi. Onlar zaten sıra dışı yönetmenlerdi. Onlardan beklenecek bir şey yaptılar ve sinema dünyasına, bence Audrey Hepburn’den sonra gelecek en tatlı Audrey’i; Audrey Tautou’yu kazandırdılar.

Amelie filmi; müzikleriyle, çekim teknikleriyle, oyunculuğuyla, senaryosuyla, gerçekten çok güzel bir film. Çok tatlı, ruhu genç, küçük bir kızın, Amelie’nin, iyiliklere inanarak hayatı öyle olan bir kızın aşkla tanışmasını anlatıyor.

Harika bir filmdir, defalarca sıkılmadan izlerim. Her karesinde de kendimden bir şey bulurum. Amelie’ye de bayılırım. İzlediğimde iyi hissettiren başucu filmlerimden bir tanesi.

3. Hayat Güzeldir


Avrupa sinemasını seviyorum. Amerikan filmlerine basıldığımız sıkıntılı bir dönemin içerisinde, bana Avrupa sineması her zaman derin bir nefes gibi geliyor. Gerçek senaryo, gerçek oyunculuk, gerçek hikayeler üzerinden gidiyor. Bu film de gerçek bir hikaye…

Anne olduktan sonra, bu film bir anne- babanın nasıl olması gerektiğini bana çok sert bir tokat gibi göstermişti. İnanılmaz, zor zamanlardan geçilen dönemlerden birinden, Nazi Avrupası’ndan bahsediyorum. Eşi ve çocuğu ile birlikte bir toplama kampına düşen bir baba ve oğlun hikayesini anlatıyor.

Baba, gaz odalarına gireceğini ve öleceğini bildiği halde, çocuğuna hep yalan söylüyor. Ama, bunlar hep pembe yalanlar. Zaten yaşadığı o ortamın korkunç gerçeğinden çıkarıp, çocuğunu bir fantezi dünyasına koyuyor.

Bu film, pek çok Oscar kazandı. Gerçekten, “Hayata nasıl bakarsak, hayat da bize öyle davranır” sözü, herhalde bundan daha iyi gösterilemezdi. Nazi toplama kampında, ölüme gidecek bir babanın çocuğuna çizdiği o harika hayatla ilgili. Müzikleri de çok etkileyici bir filmdi. Bir ebeveyn olmasanız bile, bugün yaşadığınız zorlukların o zamanlarla karşılaştırıldığında aslında hiç de büyük olmadığını göreceksiniz.

4. Matrix


Doksanların ortasında çekildiğinde, sinema tarihinde büyük bir çığır açıldı. Öncelikle, çekim teknikleri ile sinematografiye yepyeni bir bakış açısı getirdi. O zamanın görüntü yönetmenlerine, hatta kamera sistemlerine bile format attılar diyebiliriz.

Matrix için çok değişik sahneler çekilmişti. Matrix örüntü demek, kurgu demek. Hayatın her yerinde Matrix var. Matematiksel bir dizgedir Matrix. Bu film, Matrix üzerinden anlattıkları bir film. Aslında, spiritüel bir film.

Matrix filmi ile; aslında kapitalist sistemin içerisinde bir uyku durumunda olan, modern hayatın artık hipnotize ettiği insan tipine, Neon üzerinden bir uyanış çağrısı yapılıyor. Uyanmışlar var, gerçekten gözünü açık tutup, olanı biteni görüp, tüm gerçekliği ile farkına varıp, sistemin içerisinden çıkıp sistem dışı kalarak, aslında var olan sistemin üzerinden çalışan bir bilim- kurgu filmi gibi görünse de; arka planda aslında bize söylemeye çalıştığı başka şeyler var diye düşünüyorum.

Filmin son karesinde, sürekli kaçtığı, korktuğu, düşman sandığı, kendini korumaya çalıştığı ajanların, aslında başka bir boyutta olduğunu görünce, ona karşı gelen kurşunlara karşı elini kaldırıyor ve hayatı değişiyor. Hayat da bence biraz böyle. Matrix’in ne tarafında olduğunuza bağlı.

5. Dracula


Doksanlarda izlediğim, çok etkileyici bir aşk bir filmiydi. Çağlar boyunca geçen ama insanların çok korkunç gördüğü bir aşk hikayesi. Bram Stoker’ın Dracula filmi, çok güzel bir filmdi. Bu filmde de Keanu Reeves var. Winona Ryder’ın nişanlısını oynuyordu.

Keanu Reeves, filmde bir görevli. Filmde bir konta bir mektup iletiyor. Orada bir miras işleri var ve New York’tan kalkıp Maceristan’a geliyor. Oraya geldiğinde, ilginç şeyler görüyor. Gece, odasında huriler görüyor, kafası karışıyor.

Kazıklı Voyvoda dediğimiz Kont da, orada Dracula şatosunda rahat rahat yaşarken birdenbire Keanu Reeves’in nişanlısının fotoğrafını görüyor. Görmesi ile birlikte, yıllar önce ölen ve kendisinin lanetlenmesine neden olan eski eşini görüyor. O aşk uğruna, New York’a kadar geliyor ve gerçekten karşılaştıkları zaman inanılmaz şeyler oluyor.

Ben bu filmi çok sevdim. Son yıllarda, Alacakaranlık serisi ile bir vampir modası olsa da, bu onların tamamen dışında, daha şiirsel anlatılmış bir film. Zaten, Alacakaranlık serisi de biraz bu Bram Stoker’ın Dracula’sından esinlenmiştir. Vampirle insan arasındaki aşkı çok güzel anlatıyor. Güzel bir aşk hikayesidir.

Benim bıkmadan izlediğim 5 filmim bunlardı. Sizin de bıkmadan izlediğiniz filmler varsa, yorum kısmına yazarsanız ben de izlemekten çok memnun olurum. Şimdilik benden bu kadar. Hoşça kalın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir